ZEKİ DAĞ

Ne Güzel Bir Tefekkür

ZEKİ DAĞ

Gecenin karanlığında uyandı. Sessizce kalktı, pencereyi açtı. Derin bir nefes aldı ve dudaklarından şu tesbih döküldü:
“Sübhânellezî yuhyil mevtâ ve hüve alâ külli şey’in kadîr.”
(Ölüleri dirilten ve her şeye gücü yeten Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim.)
Abdest aldı. Bir süre öylece bekledi. Sonra seccadesini serdi, oturdu. Salavat getirdi, ellerini kaldırdı, boynunu büktü, yalvardı. Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. İçini tesbihine döktü; tesbih taneleri sanki gönlüne doldu, gönlü tesbih oldu.
Ellerini semânın sonsuz derinliklerine kaldırdı. Tevbe ve istiğfarda bulundu. Bütün zerreleriyle Rabbine yöneldi.
“Estağfirullah el-azîm…”
Bu sözle birlikte kendini küçülttükçe küçüldü, adeta eriyip yok oldu.
Sonra bir huzur kapladı içini. Sanki cennet bahçelerinde dolaşıyordu. Yüreği yandı, Rabbini çok yakınında hissetti. Ne müthiş bir andı…
“Allah’ım, özledim…” dedi ve gözyaşları boşandı.
“Lâ ilâhe illallâhu’l-Melikü’l-Hakku’l-Mübîn” demek istedi ama cümle boğazında düğümlendi. Ağladı… Uzun uzun ağladı.
Bir müddet sonra toparlandı:
“Muhammedü’r-Rasûlullâh es-Sâdık’ul va’di’l emîn” dedi. İçine bir ferahlık doldu.
Sanki Resûlullah yanındaydı. Salavat getirmeye başladı. Dili tatlandı, kalbi hafifledi, ruhu kanatlandı:
“Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim…”
Resûlullah’ı görür gibi oldu. Kalbiyle O’na yöneldi. Sanki O’nun huzurundaydı. Okuduğu ayetleri, sureleri hediye etti.
Sonra ölüm geldi aklına…
“Tefekkür-i mevt…” dedi.
İçi titredi. Sanki sura üflenmişti. Ölümü yaşar gibi oldu; kefen biçildi, salâlar duyuldu, telkin verildi. Azrail’i sanki yakından tanıyormuş gibi hissetti. Mezara girdi… Sessizlik, yalnızlık ve gariplik…
İmanı vardı. Bunun en büyük kurtuluş olduğunu biliyordu. Ama yine de bir korku sardı içini. Amellerinin kendisine yoldaş olacağını düşündü. Mahşere çıktı, mizana baktı, dizleri titredi…
Cehennem kükredi.
Rabbinin huzurunda durdu:
“Ne getirdin?”
Yutkundu…
“Gariplik…” diyebildi.
O an, Allah’ın rahmetinin genişliğini düşündü; fakat gazabının da şiddetini hatırladı. Her taraf daraldı. Kaçacak yer kalmadı. Kalbi bir arayışa düştü.
Derken nûrdan bir topluluk gördü. Hepsinin önünde Efendimiz vardı.
Kalbi O’na bağlandı. Olduğu yerde durdu kaldı. Sanki bütün varlığı huzura erdi.
Sonra seher vakti… Yeniden secdeye yöneldi. Üç sevgiyi birleştirdi: kalbinin Rabbi’ne yönelişi, Resûl’üne muhabbeti ve ilim yolundaki teslimiyeti…
Zikre döndü:
“Allah… Allah… Allah…”
Sanki inci taneleri gibi dökülüyordu kelimeler. Kalbi ısındı. Zikirle huzur bulmanın ne demek olduğunu idrak etti.
Bu yol bir tahsildi; ama kalemle değil, kalple yazılan bir ilim… Dersler sadırlarda okunuyordu.
Diplomasını en büyük muallim olan Resûlullah’ın vereceğini biliyordu. Heyecanı arttı. Ruhunun yelkenleri açıldı.
Bu yolun sonu yoktu… Sonsuz huzura doğru bir yolculuktu.
Ne mutlu, yüz akıyla âhirete yürüyenlere…
Ne mutlu sıratı geçenlere…
Ve Kevser’den kana kana içenlere…

Yazarın Diğer Yazıları