Lübnan’da görev yapan gazeteci ve meslektaşlarımıza yönelik yapılan alçak saldırıyı en güçlü şekilde kınıyorum ve lanetliyorum. Basın özgürlüğüne yönelik bu tür şiddet, yalnızca gazetecilere değil, tüm insanlığa yapılmış bir saldırıdır. Siyonist İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği katliamlarda yüzlerce gazeteci kardeşimiz şehit olmuş, meslektaşlarımız hayatını kaybetmiştir. Görev başında şehit olan kardeşlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı diliyoruz; mekanları cennet olsun.
Siyonist ve çocuk katili İsrail ile destekçisi ABD tarafından gerçekleştirilen bu soykırımları şiddetle lanetliyorum. Gazze’de milyonlarca masum insan hayatını kaybetmiş, binlerce çocuk ve sivil mağdur edilmiştir. Siyonist İsrail, binlerce masumu yerinden ederek işkenceler yapmış; ABD iş birliğiyle yürütülen bu katliamlar, sessiz kalan bazı Müslüman devletlerin gözleri önünde gerçekleşmiştir. Bu sessizlik de aynı şekilde şiddetle kınanmalıdır.
Tüm dünyada terör devleti olarak bilinen İsrail, şimdi İran’a saldırarak üçüncü dünya savaşına davetiye çıkarıyor. ABD’yi de yanına alarak İslam ülkelerine saldırılarını sürdürüyor. İran’ın gücünü hiçe sayan bu yaklaşım, İsrail’in kendini güçlü sanmasıyla birleşiyor. Ancak unutulmamalıdır ki, tarih boyunca mazlumlara karşı yapılan her saldırının hesabı bir şekilde sorulacaktır. İran halkına yönelik saldırılar yüzlerce vatandaşın ölümüne, altyapı ve askeri yapılara büyük zararlara yol açmıştır. Eğer namus ve hasiyet varsa, karadan da gidip savaşın gerçek yüzü görülmelidir; çünkü İsrail, İran’a çoğunlukla havadan saldırarak avantaj sağlamaktadır.
Bu saldırılara karşı Müslüman ülkelerin birlikte hareket etmesi şarttır. Bu, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin sorumluluğunda değildir. Türkiye her zaman olduğu gibi Müslümanların yanında olmuş, yardıma koşmuş ve koşmaya devam etmektedir. Ancak bölgede gerçek anlamda dayanışma sağlanmadığı sürece, felaketlerin önüne geçilemez.
Lübnan’dan gelen son haberler, gerilimin ne kadar tırmandığını bir kez daha ortaya koyuyor. İsrail’in saldırısı sonucunda sahada görev yapan bir gazeteci hayatını kaybetti; araç, dört füze ile hedef alınmış. Saldırının ayrıntıları hâlâ belirsiz. Bu trajik olay, sadece bir insan kaybı değil, aynı zamanda savaş bölgelerinde gazetecilik yapmanın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor.
Çatışma bölgelerinde gazeteciler, yalnızca haber aktarmıyor; kamuoyunu doğru bilgilendirmek ve çatışma alanlarının görünür olmasını sağlamak gibi kritik bir görev üstleniyor. Bu görev, çoğu zaman hayatla ödenen bir bedel anlamına geliyor. Uluslararası toplum ise çoğu zaman gecikmeli tepki veriyor: saldırılar kınanıyor, soruşturma çağrıları yapılıyor, ama sahadaki gerçeklik değişmiyor.
Bu trajik olaylar, basın özgürlüğünün kırılganlığını ve gazetecilerin korunmasının aciliyetini gözler önüne seriyor. Savaş sadece askerler veya taraflar arasında yaşanmıyor; basın mensupları da doğrudan hedef olabiliyor. Uluslararası topluluk ve yetkililer, gazetecilerin güvenli bir şekilde çalışabilmesi için somut adımlar atmak zorundadır. Basın özgürlüğü, savaşın gölgesinde bile savunulması gereken temel bir insan hakkıdır.
Binlerce meslektaşımız şehit edilmesine rağmen ne Yahudi devletlerinden ne de bazı Arap ülkelerinden ciddi tepki gelmedi. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, her zaman olduğu gibi, yapılan zulümlere karşı sesini yükseltmiştir. Eğer Müslüman ülkeler birleşmezse, sonuç hüsran olur. Bugün birlik ve dayanışma zamanıdır; hep birlikte İran devletinin ve halkının yanında durmalı ve destek olmalıyız.