Hayat Çok Zor Dostum
MİTAT HOŞHAN
Hayat çok zor dostum… Eski günlere baktığımızda da, bugüne baktığımızda da insan hayatın ne olduğunu daha iyi anlıyor. Uzun bir yolculuğun içindeyiz. Bu yolculukta hayatın hem sefasını hem cefasını görmüş biri olarak rahatlıkla şunu söyleyebilirim: İnsan gençliğinde bunun pek farkına varmasa da ömür sandığımızdan çok daha kısa. Aylar, yıllar adeta bir rüzgâr gibi esip geçiyor.
Hepimiz bir yolculuğun içindeyiz. Fakat bu yolculuğun ne zaman ve nerede sona ereceğini bilmiyoruz. Değişmeyen tek gerçek ise şu: Bu dünyada hiç kimse ebedî değil. Her gelen, bir gün bu dünyadan göçüp gidecek. Bu hakikat bazen insanı hüzne sevk etse de ümitsizliğe düşmek için bir sebep değildir.
Çünkü bizi bu kadar duyguyla, bu kadar ince hislerle donatan Rabbimiz sonsuz merhamet sahibidir. İnsan, yalnızca maddeden ibaret değildir. Kalbin de, ruhun da ihtiyaçları vardır. Sevdiklerimizle yeniden buluşacağımıza dair umut ise insanın iç dünyasında her zaman canlı kalmalıdır. Yeter ki insan Rabbine iman etsin, O’na güvenmeyi bilsin. Allah her şeyin hayırlısını versin.
Hayatta iki çeşit lezzet vardır: Maddî ve manevî lezzetler. Maddî olanlar geçicidir. Gençlikte çok cazip görünen pek çok şey, zaman ilerledikçe anlamını yitirir. Fakat manevî lezzetler öyle değildir; onlar eksilmez, aksine zamanla derinleşir. Ruhun gıdası olan bu değerler, insanı gerçek huzura ulaştırır. Çünkü güzel olan şeyler, her zaman güzeldir.
İnsan bazen ruhunun daraldığını hisseder. İç sıkıntısı çöker üzerine. Oysa çare çoğu zaman çok uzakta değildir. Bazen yüksek bir dağa çıkmak, bazen sessiz bir doğa köşesinde durup etrafı tefekkür etmek bile yeterlidir. Allah’ın sanatını seyretmek… Kuru bir topraktan baharı nasıl da bir cennet gibi yarattığını düşünmek… Menekşeler, laleler, gelincikler… Cıvıl cıvıl kuşlar, karıncalar, kelebekler, arılar… Saymakla bitmeyen o güzellikler insana hem aczini hem de rahmeti hatırlatır.
Fakat içinde yaşadığımız çağ oldukça gürültülü bir çağ. Maddiyatın ön planda tutulduğu, maneviyatın ise geri plana itildiği bir zaman dilimindeyiz. Oysa yalnızca maddiyat, insanı ne mutlu edebilmiştir ne de edebilecektir. İnsan bazen her şeye sahip olsa bile içindeki boşluğu dolduramaz. Çünkü ruhun ihtiyacı başka, dünyanın sundukları başkadır.
Bugün modern insanın en büyük problemlerinden biri de dengeyi kaybetmiş olmasıdır. Sahip olduklarımız arttıkça huzurumuzun da artacağını zannediyoruz. Oysa çoğu zaman tam tersi oluyor. Bitmek bilmeyen bir dünya yarışının içinde koşarken ruhumuz geride kalıyor. Bu yüzden çağımızın en büyük açlığı aslında manevî açlıktır.
Hayatı bir gemiye benzetirsek, bu geminin mutlaka bir sahibi vardır. Yükümüzü o geminin sahibine bırakalım. Biz de teslimiyet içinde yolculuğun tadını çıkaralım. Rabbini tanıyan insan, olayların da varlıkların da güzel tarafını görmeye başlar. Dünyaya gelişinden pişmanlık duymaz. Çünkü bilir ki her şeyin bir hikmeti vardır.
Hayatın hakikati belki de tam olarak budur: Geçici olanla oyalanmadan kalıcı olana yönelmek… Maddî olanın ötesine geçip manevî olanı keşfetmek… Ve en önemlisi, her şeyi Yaradan’dan ötürü sevebilmek…
Belki de asıl mesele şudur: İnsan, hayatın anlamını dışarıda değil kendi içinde aradığında gerçek huzura yaklaşır. Çünkü dış dünya değişir, insanlar değişir, şartlar değişir. Fakat insanın içindeki yöneliş doğru kaldığında hayatın anlamı da yerli yerine oturur. Bu yüzden asıl yolculuk, dışarıya değil insanın kendi içine yaptığı yolculuktur.