Öfkenin Gölgesinde Yaşayan Bir Toplum
ASUMAN SARITAÇ
Toplum olarak sokakta yürürken omuz atana bağıran, trafikte korna sesini meydan okumaya çeviren, evde en küçük tartışmayı kırılma noktasına dönüştüren tehlikeli bir ruh hali içinde kıvranıyoruz. Kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle, hatta çocuğuyla… Sinir uçlarımız açıkta, tahammül eşiğimiz yerlerde sürünüyor. Sanki hepimiz görünmeyen bir yangının içinde birbirimizi fark etmeden yakıyoruz.
Ama asıl soru şu: Bu kadar öfkeliyken, biz kime kızgınız?
Sebep ne yazık ki üç temel kırılmadan kaynaklanıyor:
1. Ekonomik Sıkışmışlık
İnsanlar geçim derdiyle boğuşurken sadece cepleri değil, sabırları da tükenmiş durumda. Gelecek kaygısı, bireyin ruhunu kemiren görünmez bir asit gibi her gün işlerken, öfke doğal bir dışavurum haline geliyor.
2. Adaletin Zedelenmesi
Adaletin gecikmesi, toplum vicdanında derin yaralar açıyor. Mahkemelerin aylarca sürmesi, kadına ve çocuğa yönelik şiddet olayları, trafikte yaşanan akıl almaz durumlar, boşanma süreçlerinde ailelerin çektiği sarsıcı haller… İnsanlar artık “Benim başıma gelse ne yaparım?” sorusunu daha sık sorar oldu. Bu sorunun cevapsız kalması, içimizdeki öfkeyi büyütüyor.
3. Sürekli Maruz Kalınan Gerilim
Sosyal medya akışları her gün yeni bir şiddet görüntüsü, yeni bir kriz, yeni bir linç dalgasıyla dolu. Travma artık istisna değil, gündelik hayatın parçası haline geldi.
Sonuç ne mi? Normalleşen şiddet, kaybolan merhamet duygusu ve artık bizi şaşırtmayan olaylar… Bir zamanlar “Bu kadarı da olmaz” dediğimiz başlıklar, bugün birkaç saatlik sosyal medya öfkesiyle tüketilen sıradan içeriklere dönüştü.
Öfke artık bir tepki değil, bir dil haline geldi. İnsanlar konuşmuyor, patlıyor; tartışmıyor, birbirine saldırıyor. Merhamet ise çok gerilerde… Çünkü merhamet güven ister. Güven olmayan yerde insanlar kabuklarına çekilir, sertleşir, savunmaya geçer; bu savunma hali zamanla saldırganlığa dönüşür.
Çözüm Küçük Ama Kararlı Adımlarda Saklı
Toplum olarak öncelikle şunu kabul etmeliyiz: Öfke bulaşıcıdır, ama sükûnet de bulaşıcıdır.
Aile: Çocuklar evde öfkeyi de, saygıyı da öğrenir.
Eğitim: Okullar sadece bilgi değil, duygu yönetimi öğretmek zorundadır.
Hukuk: Hızlı ve adil kararlarla topluma güven sağlanmalıdır.
Medya ve Sosyal Platformlar: Şiddeti yalnızca tüketilen içerik değil, sorumluluk bilinciyle sunmalıdır.
Birey: Kendi öfkesinin farkına varmalıdır; fark edilmeyen duyguyu kimse kontrol edemez.
Toplumlar bir günde çökmez; ama her gün biraz daha çürüyerek, duyarsızlaşarak yıkıma yaklaşır. Bugünün en büyük mücadelesi birbirimizle değil, içimizdeki sürekli tetikte duran öfkeyle olmalıdır.
Belki de yeniden sormamız gereken soru: “Ben haklı mıyım?” değil, “Ben insan kalabiliyor muyum?” sorusudur. Bir toplumun gerçek gücü, en sinirli anında bile kendini tutabilme kapasitesinde saklıdır.
Eğer istersek, yeniden birlik ve beraberliği öğrenebiliriz. Bir kadının hayatını korumayı, bir öğretmeni saygıyla yaşatmayı, bir çocuğa şiddetsiz bir dil bırakmayı… Kısacası, yeniden insan olmayı öğrenebiliriz.